, , , , ,

Mars’ta Yaşamaya Uygun Hale Getirilmemizin Genetik ve Etik Yönleri

Daha karmaşık (insanlı) uzay yolculukları için ”homo sapiens” olmanın sınırlarını da aşmamız gerekecek. Peki nasıl?

Biz Uygun Değiliz

1969’un Mayıs ayında, Apollo10 saatte 40 bin km hızla uçtu. İki ay sonra, Apollo11 ekibi Ay’ın üzerinde yürüdü. O zamandan beri, kimsenin o kadar hızlı uçtuğu ya da o kadar yükseğe çıktığı görülmedi. Şimdilerde NASA, Mars’a insanlı görev için hazırlanıyor ancak soydaşlarımızın yeryüzü ile bağlarını koparabilmesi halinde, gidenler Homo sapiens değil, daha akıllıca tasarlanmış başka bir tür olacak. Biz uygun değiliz.

Evrimsel biyologlara göre, “uygunluk” doğal seçilimin bir ölçüsüdür: Bir türün bireylerinin ortalama eğilimi hayatta kalmak ve çoğalmaktır. Anatomik olarak modern insanlar, yaklaşık 300.000 ila 200.000 yıl kadar önce Afrika’da, mikrobiyal simbiyontları (ortakyaşar) ile birlikte evrimleşti ve hızla tüm dünyaya yayıldı. Dünya ile harika bir uyuma sahibiz ama uzay türümüze zararlı. Soğuk, boş ve havasız, ki bunlar en hafif sorunlar. Asıl sorun, uzay giysilerinin ve gemilerinin korumasının yetersiz kaldığı sayısız stres etkeni. 

Dünya’nın manyetik alanı ve atmosferi, bizi ölümcül bir rüzgar gibi uzayda akan iyonlaştırıcı radyasyondan korumaktadır. Bir manyetik alana ya da atmosfere sahip olmayan Mars yüzeyinde ya da bir uzay gemisinde, galaktik kozmik radyasyonun yüksek oranda yüklü enerjilerine uzun süreli maruz kalma ya da güneş parçacıklarının ani alevlenmeleri hücrelerimizi öldürebilir ve bozabilir, ya da DNA’mızdaki iplikleri koparır ve baz çiftlerimizi mahveder. Ölü veya yetersiz çalışan hücreler, kalp hastalığına ya da bilişsel zayıflamaya sebep olur. DNA hasarı daha da kötüdür: Hücreler kendi hasarlarını tamir etmeye çalışır ama yanlış onarımlar birikir, kansere ve kalıtsal hastalıklara neden olan mutasyonlara yol açar. 

Alçak Dünya yörüngesinin ve Van Allen kuşağının ötesindeki uzun süreli uzay uçuşları, NASA’nın mevcut “kabul edilebilir risk” sınırlarını aşmaktadır. Hızlandırılmış bir rota, uzay aracının içindeki radyasyon kalkanı, gezegendeki yeraltı yaşam alanları ve hızlı bir geri dönüş gibi düşük olasılıklı teknolojik hilelerle bile biyolojimiz bir Mars uçuşuna uyumlu değil. Mars’ta veya daha uzağında kalıcı koloniler düşünülemez. 

Sonraki Aşamaya Geçiş

Ancak NASA ile çalışanlar da dahil olmak üzere önemli biyologlar, insanların uzay yolculuğu için genetik olarak değiştirilip değiştirilemeyeceğini merak ediyorlar. Sorgulamaları, insan evriminin bir sonraki aşamasına dair sorumluluklarımız ve görevlerimiz hakkında daha derin soruları beraberinde getiriyor. 

Onların önerileri de oldukça ironik. Türümüzü tanımlayan bir özelliğimiz de yayılmaya olan düşkünlüğümüzdür. Diğer homininler (insansılar) bildiğimiz kadarıyla aynı özelliği taşımıyordu:  Neanderthal kuzenlerimiz 5 bin yıl boyunca Avrasya’dan hiç ayrılmadı. Bizim için ise keşif çılgın bir dürtüdür. Denizlerdeki tüm adalara yerleşmek umuduyla doldurulan onca dayanıksız kayığı ve sandalı düşünün.

Sırada Mars var. Ama bu arzumuzu tatmin edecek bir mirasçı tür yaratmak için tüm teknolojimizi kullanmak zorunda kalabiliriz. 

Harvard’da genetik bilimcisi ve önde gelen bir sentetik biyolog olan George Church, şöyle diyor: “Uzayda risk azaltmanın muhtemel yollarından biri, astronot adayı yetişkinler üzerinde biyolojik mühendislik uygulamalarıymış gibi görünüyor.” Church, uzun süreli uzay uçuşları için avantajlı olabilecek ve geride kalanlara da fayda sağlayacak 40 gen tanımladı. Liste, radyasyon direnci sağlayan CTNNBI genini, sağlam kemikler yaratan LRP5 genini, insanların daha az oksijen ile yaşamalarını olanaklı kılan ve Tibetliler’de yaygın olan ESPA1 genini ve bizi daha zeki, daha iyi hafızalı ve daha az endişeli yapabilecek genler topluluğunu içeriyor. Liste ayrıca, sınırlı bir alandakiler için oldukça dostane bir özellik sayılabilecek ‘hafif koku üretimi’ sağlayan ABC11 genini de içeriyor. (Uzay istasyonunun son sakinlerine göre standart insanlarla dolu bir uzay gemisi hapishane gibi kokuyor.)

Church, insan sağlığını uzayda incelemek ve keşfi ilerletmek amacıyla, yaşlamayı önleme üzerine çalışmalar yapan araştırmacı David Sinclair gibi diğer önde gelen biyologlarla bir araya gelerek Harvard Tıp Fakültesi Uzay Genetiği Konsorsiyumu’nu kurdu. Astronotların biyolojilerini değiştirmek için kullanabilecekleri, “viral vektörlü gen tedavileri, mikrobiyom ya da epigenom tedavileri” üzerinde çalışıyor. “Farelerde radyasyona, kemik erimesine, kansere ve yaşlanmaya karşı direnç hakkında epey bir şey biliniyor” ifadelerini kullanan Church, bu genlerin çoğunun, ilaç firmalarınca klinik çalışmalarda zaten hedeflendiğini vurguluyor. Astronotlar için gen tedavilerini bir tür önleyici çözüm olarak kullanmak çok da ihtimal dışı değil.

”500 Yıllık Plan”

Gen tedavileri bizi uzaya uygun hale getirebilir, ama yeni dünyalarda koloniler kurmak istiyorsak, insanlık yeni bir ırk yetiştirmek isteyebilir. İkiz astronotlardan biri bir yılını Dünya’da geçirirken diğeri bir yılını uzayda geçirdiğinde nasıl değiştiklerine dair yürütülen NASA araştırmasında da görev alan genetik bilimci Chris Mason, uzay kolonizasyonu için “500 yıllık bir plan” öneriyor. Hangi genlerin değiştirilmemesi gerektiğini saptamayı da içeren (çünkü o genler değiştirilirse ölebilir ya da sakat kalabiliriz) ana bileşenler, genomik bilgimizi genişletecek: mikrop mühendisliği ve bir popülasyonda kalıcı, kalıtımsal değişiklikler yaratmak için genlerin eklenmesi, silinmesi ve değiştirilmesi. 

Planının ilk aşamasında Mason, insan hücrelerini, yalnızca dayanıklı su ayılarında (‘tardigrade’lerde) bulunan ve DNA parçalarını radyasyondan koruyan Dsup adlı bir gen ile birleştirdi. Su ayıları, uzay boşluğunda hayatta kalabilir; belki de genleri bizi de uzaya daha uyumlu hale getirebilir. Mason laboratuvarında ayrıca, daha sonra bir insan hücresine yerleştirilmesini umduğu kanser önleyici p53 geninin suni bir versiyonunu da üretti. Fillerde pek çok p53 kopyası bulunur ve nadiren kanserden ölürler; p53 kopyalarını insan genomlarına eklemek bizi uzay radyasyonundan koruyabilir. Mason’un daha az kurgusal araştırması ise, “Conan bakterisi” olarak da adlandırılan, soğukta, sıvı kaybında, asitte, – zarar görmüş kromozomlarını yeniden yazarak – aşırı radyasyonda hayatta kalabilen bir çoklu ekstremofil olan Deionococcus radiodurans’ı düzenlemeyi  içeriyor. Mason, bu mikrobun cildimizde, bağırsaklarımızda ya da uzay gemisinin yüzeyinde flora olarak yaşamasını ve bizi uzayın ölümcül ışınlarından korumasını istiyor. “Mikrobiyom, olağanüstü biçimde esnek bir şey.”

Bazı araştırmacılar ise daha bilim-kurgusal projeler öneriyor. Kolombiya Üniversitesi’nden Harris Wang, böbrek hücrelerimizi, vücudumuzun üretemediği dokuz amino asidi sentezleyecek şekilde manipüle etmek istiyor. Sağlık için gerekli olan bütün organik bileşenleri sentezleyebilen bir insan hücresi yaklaşık 250 yeni gen gerektirecektir, ama dokularımızın bu hücrelerden meydana gelmesi halinde, astronotlar sadece şekerli su içmekle yetinebilmek gibi özgürleştirici bir adaptasyon geliştirebilirler: Yiyecek taşıma ya da önceden gönderme zorunluluğu kalmaz. Fotosentetik uzay araçları kullanmak ya da ekip üyelerinin kişiliklerini manipüle etmek gibi şeyler öneren bilim insanları da var.

Kaçınılmaz Değişim

Dünya’yı terk etmeyi umuyorsak, değişmemiz gerekecek. Peki kendimizi bu denli radikal bir biçimde değiştirmemiz mümkünse, bunu yapmalı mıyız? Politik olarak, öjeni çirkin bir kelimedir: soykırımlı bir zalimlik vaadi… Daha genel anlamda, kendi tasarımında söz sahibi olmayan yeni insanlar var etmek etik midir? Astronot ırkı konusu özelinde, onlar gerçekten kelimenin genelde kullanıldığı gibi öjeni ürünleri olmayacaklar: İstenmeyen alışkanlıklara veya özelliklere sahip olan kimseler daha az çocuk yapmaya zorlanmayacak ya da esaret altında kısırlaştırılmayacak. Zaten hiçbirimiz kalıtsal mirasımızı seçemeyiz, hepimiz ebeveynlerimizin birer ürünüyüz. Mason, bunu denemenin kayıtsız şartsız bir zorunluluk olduğuna inanıyor. 500 yıllık planın öncelikli hedefi: “Tek bir güneş sistemindeki yıkıcı bir olay nedeniyle neslimizin tükenmesini önlemek için çoklu yıldız sistemlerinde yaşanabilir ortamlar oluşturmak.” Mason bu hedefini “Ahlaki öncelikleriniz ne olursa olsun, ilk önce var olmalısınız.” ifadeleri ile destekliyor.

Belki de evden ayrılabilecek olanları düşünme zamanıdır. Bilim insanları bize, kaderimizi evrimin tarihsel hizmetçileri olan zamana, tesadüflere ve ölüme teslim etmek yerine bilinçli olarak evrimimizi yönlendirmemiz gerektiğini söylüyor. Tabii ki, Dünya’dan ayrılan mirasçılar, bizim Neandertallerden farklı olduğumuz gibi, sapienslerden farklı olacak. Mason, “Bir türleşme olacak” diyor. ”Burada doğru soru ‘olacak mı?’ değil, ‘ne zaman olacak?’ sorusudur.”

Kaynak: Wired

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Teknoloji Bizi Bilişsel Bir Krize Sürüklüyor – Peki Bu Konuda Ne Yapabiliriz?

SpaceX’in Mürettebatlı Dragon Uzay Aracı Hakkında Bildiklerimiz